malvina reynolds – boraxo

06 Eylül 2013 § 2 Yorum

bu şarkıyı facebook’ta birkaç kere paylaştım. pek ilgi görmedi. önemli değil, bir kez de buradan paylaşayım. malvina reynolds’u ben de birçoklarımız gibi, weeds’in başlangıç jeneriğinde çalan, anne babalarımızın daha çok pete seeger yorumundan bildikleri little boxes dolayısıyla tanıdım. malvina hanım teyze, politik aktivistliği elinden bırakmayan bir şarkı yazarı. 1900 yılında doğup 1978’de ölmüş. hep yaşlı fotoğraflarına rastlamamız büyük ihtimalle bundan.

yazımızın konusu olan şarkıya gelirsek, boraxo, özellikle motor tamircisi ve çiftçiler gibi çalışırken elleri çok kirlenen kişilere pazarlanan, etkisi yüksek bir el temizleme tozunun markası. bu ürünü ilginç kılan, reklamlarında sonradan abd başkanı olacak ronald reagan’ın rol alması.

diyor ki malvina şarkıda, ahlakınız var ise, ellerinizden dirseklerinize kadar kana bulandıysanız bile dert değil. boraxo temizler. ardından anlatılan hikaye de ne yazık ki tanıdık: üniformaları lekesiz polisler, kan göstermeyen koyu renkli coplarını, dünya ve yaşam için mücadele eden öğrencinin kafasına -aslında kendine ait olan ama kimsenin umursamadığı kafasına- gönül rahatlığıyla indirebilirler. çünkü onların boraxo’su var. temizler.

ha bu arada, nasılsınız görüşmeyeli?

canım benim, canım benim?

24 Kasım 2012 § 1 Yorum

bundan birkaç sene öncesine kadar öğrenciydim. anaokulunu da sayarsak, hiç ara vermeden yirmi küsur sene okula gitmişim demek oluyor bu. ilkokul öğretmenimi hiç sevmezdim. müdür yardımcısının ablasıydı. kızdığı zaman lastik topları kalem batırarak patlatırdı. boynuna üzerinde ayakları da olan tilki kürkleri dolardı. sınıfta ellerinde siğil olan bir çocuk vardı, onu dualar okuyarak ve ucunu ıslattığı kırmızı kalemle siğilleri boyayarak “tedavi” ederdi, hepimizin gözünün önünde. neyse ki ilkokul müfredatı zekamı pek zorlamıyordu. hasar almadan atlattım o günleri.

ilerleyen yıllarda da eteğimin boyu yüzünden, saçımdaki kırmızıya boyalı iki tutam yüzünden, derste bacak bacak üstüne attığım için, teneffüste sınıf kapısında durduğum için bana zor anlar yaşatan (evet, görüldüğü üzere çok sıkıcı bir öğrenciydim, tuvalette sigara içmişliğim bile olmadı, ama bir gerekçe arayan buluyor işte), benim bildiğim ama kendisinin bilmediği bir şeyi uydurduğumu zannederek benimle (üstelik benim bulunmadığım bir sınıfta) dalga geçen ve beni elimde ansiklopedi cildiyle peşinde koşturmak zorunda bırakan, derste taciz derecesine varan şakalar yapmakta ısrar eden, ezberini beğenmediği öğrencilerin ensesini patlatan, şuraya eşek bağlasa bizim öğrenemediklerimizi öğreteceğini iddia eden muhteşem kişilerle karşılaştım.

elbette lisede ve özellikle üniversitede çok sevdiğim, buralarda kurduğum cümlelerin oluşmasında çok önemli katkıları bulunan öğretmenlerim oldu, öyle bir “ölü ozanlar derneği” tecrübesi yaşamamış olsam da. buradan hepsini öpüyorum -ellerinden değil yanaklarından. sanırım onları sevmemin en önemli nedeni işlerini severek, en azından önemseyerek yapmaları ve ellerinde bulundurdukları iktidarı bir zorbalık aracına dönüştürmemeleriydi.

daha önce de söyledim, sevgiyi saygıya yeğlemekten yanayım. öğretmenler gününde böyle ters tarafından kalkmış bir yazı yazmam bundan. ayrıca 24 kasım’ın bir 12 eylül hediyesi olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim olanca uyuzluğumla.

aşırı kişisel.

16 Ekim 2012 § 1 Yorum

evet, aşırı kişisel. ama bir yandan da burada bulunsun istiyorum. çünkü söz hakikaten uçuyor, ama yazı kalıyor. birkaç haftadır buraya bir şeyler yazmak istiyorum; yazıyorum, beğenmiyorum, siliyorum, vazgeçiyorum. ne olduğunu çok önemi yok. önemi yok, çünkü üç-beş yıl önce adeta bir paradigma kayması yaşayarak açtığım duygusal musluklarımı kapamaya karar verdim. bundan sonra yeniden, eskiden olduğum gibi, hislerimi paylaşmak konusunda aşırı seçici olacağım.

buna karar verişimin sebebi, kahve falı baktırmayışımın sebebiyle aynı: insanların hakkımda spekülasyon yapmasından hoşlanmıyorum. “size ne, hayatımı dilediğim gibi yaşarım,” türünden isyankar bir tavır değil bu, kimsenin ağzını büzmek niyetinde değilim, kaldı ki dedikodu benim yapmadığım bir şey de değil, ama ben telkine açık bir insanım. birilerinin benim onlara sunduğum bilgilerden yola çıkarak yorumlar yapması, benim bunlardan etkilenmem, doğru olduklarına inanmam filan, işlerimi çok kolaylaştırmıyor. anlattıklarımın bir beklenti yaratması, karşılanamayan bu beklentinin kalp kırması, sonucunda yine benim kalbimin kırılması da pek hoş değil öte yandan.

terapiye de bu yüzden gitmiyorum. biliyorum ki daha şahane bir insana dönüşmem için bana birtakım ödevler verilecek. bense bu ödevleri yerine getirmek için büyük sancılar çekeceğim. ya da hepten bunları yapmaktan vazgeçeceğim; biraz tembellikten, biraz da aslında kendim gibi olmaktan vazgeçmek istemediğimden. kendim gibi olmaya devam edebilmenin yolu da, benim anladığım kadarıyla, nasıl biri olduğumu mümkün olduğunca gizlemekten geçiyor. demem şu ki, hayatı sinsi gibi yaşamaya, mutluluğu ketumlukta aramaya devam.

bilmiyorum anlatabildim mi, anlatamadıysam da sorun değil, anlatmak istemiyorum zaten.

bizde bahane bol.

11 Eylül 2012 § Yorum bırakın

bu fikri denizciğimden arakladım. meğer böyle bir yaratıcı yazarlık egzersizi varmış. yazmayışımızı yüz maddelik bir listeyle gerekçelendiriyormuşuz, ama yazdıklarımıza geri dönüp bakmıyormuşuz. aynı şeyi iki kere yazsak da önemli değilmiş, zaten amaç esas sebebi bulmakmış. nicedir atıl duran blogumu böyle bir yazıyla canlandırmaktan daha iyi bir fikir bulamadım açıkçası ben. listeyi defter ve kalem kullanarak yazdım, buraya geçirirken ilk kez baştan sona okumuş olacağım, neden yazmadığımı öğrenebilecek miyim, henüz bundan emin değilim.

  1. bu listeyi yapmaya bile, “birazdan başlıyorum,” dedikten bir buçuk saat sonra başladım.
  2. muhtemelen daha öncelikli işlerim var ve onları da yapmadığımdan “zevk için” yazı yazmama izin vermiyorum.
  3. comedymax’te en sevmediğim dizi başlamış olabilir, benim gıcık olduğum karakterlere küfretmem gerekebilir.
  4. aklıma çok şahane fikirler gelmiştir ama heyecandan yazamıyorumdur.
  5. söylenebilecek her şey daha önce söylenmiştir.
  6. üzerinde konuşulamayan konusunda susmak gerekir.
  7. belki de tembelimdir.
  8. potansiyelimi kullanmakta bir fayda görmüyorumdur.
  9. birilerine gıcık olmuşumdur.
  10. birilerini çok sevdiğim için canım başka bir şey yapmak istemiyordur.
  11. legolarla oynamak çok zevkli.
  12. sarhoşken yazı yazamıyorum.
  13. yazı yazarken daha az sigara içebiliyorum.
  14. canım bir yıldız tilbe şarkısı açıp göbek atmak istiyor diye.
  15. masa çok kalabalık, defteri koyacak yer yok, önce şuraları bir toparlayayım.
  16. çünkü daha kaynak kitapları okumadım.
  17. arkadaşlar caddebostan sahil’e çağırıyor.
  18. ya sizden daha iyi yazamazsam?
  19. ya sizden daha iyi yazarsam?
  20. kapı çaldı.
  21. çişim geldi.
  22. karnım acıktı.
  23. evde yiyecek bir şey kalmamış, aç karnına kafam çalışmıyor.
  24. burada çok gürültü var.
  25. hiç ses yok, biraz televizyon açayım.
  26. aslında çok komik şeyler yazıyorum ama okuyanlar anlamıyor.
  27. tırnağımın kenarını yemişim, baş parmağım acıyor.
  28. başım çok ağrıyor.
  29. ağrı kesici içtim, midem fena oldu.
  30. takip ettiğim blogları okumuyorum nicedir.
  31. bu listenin sonunu getirebileceğimden ciddi şüphelerim var.
  32. defter bitmek üzere, hangi yeni deftere başlasam bilemiyorum.
  33. belki de yazmasam çıldıracak raddeye gelmemişimdir henüz.
  34. hızlı yazınca el yazım çirkinleşiyor.
  35. kaz dağları mı yanıyormuş?
  36. babam da yazardı.
  37. ödip’ten elektra’ya bin türlü kompleksten mustaripim.
  38. suya yazı yazınca kalmıyor.
  39. yazdıklarımın kelebek etkisi beni korkutuyor.
  40. yeterince sebatkar bir insan değilim.
  41. kimse beni zorlamıyor.
  42. birileri beni zorladığında o da geri tepiyor.
  43. yazmak hafızayı zayıflatıyor.
  44. kafamda kırk tilki dolaşıyor fakat kuyrukları da birbirine dolaşık.
  45. saçlarımı taramam gerek.
  46. aklıma bir şey gelmiyor.
  47. bu yaşıma kadar bir şey yazamadıysam bu saatten sonra yazmamın ne faydası var?
  48. daha gencim aslında yahu.
  49. ucunda ölüm yok.
  50. hepimiz ölücez.
  51. bunu bugün değil de yarın yazsam bir şey fark etmez.
  52. sıkıldım.
  53. yazabilsem, yazmamak üzerine kim yazacak?
  54. kutluğ ataman gibi hem bdp’ye, hem yalçın küçük’e, hem de redhack’e çatan bir olmak istemiyorum.
  55. twitter çok vaktimi alıyor.
  56. radikal ve ekstremist olma arzumu tembelliğime bahane ediyorum.
  57. bitirmeyi beceremiyorum.
  58. nereden başlayacağımı bilemiyorum.
  59. utanıyorum, çekiniyorum.
  60. beni çok az kişinin okumasından korkuyorum.
  61. yazmayalı çok uzun zaman oldu, beklentileri karşılayamayabilirim.
  62. bazen manikürcü olsam mı diye düşünüyorum.
  63. yazacak konu bulamıyorum diye çevirmen oldum zaten.
  64. suçu facebook’a atmak faydasız, last.fm’de saatler geçirdiğim zamanları da bilirim.
  65. zora gelemiyorum.
  66. yazdıklarımı aslında beğeniyorum, ama beğenilmeme kaygısı taşıyorum.
  67. yazdıklarımı beğenenlerin kolay kandırılabilir insanlar olduklarını düşünüyorum.
  68. kendimi kandırıyorum.
  69. takdir edersiniz ki bizim de bir seks hayatımız var. ve bunun altmış dokuzuncu maddeye denk gelmesi tamamen tesadüf.
  70. en iyi bildiğim konuda -yazamamak- yazmayı bile bir türlü beceremiyorum.
  71. orhan pamuk’u bile sevmeyen insanlar var.
  72. yeterince örselenmedim.
  73. bu egzersizi çok yanlış anladığımdan şüpheleniyorum.
  74. yaratıcı yazarlık egzersizlerinden medet ummam bile başlı başına bir gerekçe.
  75. bazı yazarlar çok ukala.
  76. her niyetlendiğim şeyi nihayete erdiremiyorum.
  77. önemli olan niyet.
  78. bilincim başlangıçtan çok uzak yerlere akabiliyor.
  79. içim sıkılıyor, pabucum sıkıyor.
  80. elim işte, gözüm oynaşta.
  81. tarkan bile şarkı sözü yazarken benden daha yaratıcı.
  82. sezen aksu’nun şu şarkısını dinleyeyim.
  83. çivi çiviyi söküyor ama son çivi hep çakılı kalıyor.
  84. hayat kısa, kuşlar uçuyor.
  85. şişiriyorum.
  86. en düzenli okuduğum gazete kelebek.
  87. ya vasatsam?
  88. yeni evimize güzel bir çalışma odası yapacağız ama bir türlü taşınamıyoruz.
  89. bende astigmat var.
  90. yazarken kendimi çok ele veriyorum.
  91. hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor.
  92. annem beni strese girmeyeyim diye anadolu lisesi sınavlarına bile sokmamış.
  93. bitmek üzereyken nasıl olsa az kaldı diye bırakabiliyorum.
  94. hububat fiyatları.
  95. çünkü eşşeğin zikinden dolayı.
  96. mizah dergileri beni edebi açıdan beslemiyor.
  97. tedbir almadan tevekküle bel bağlıyorum.
  98. haydi gidelim. (kıpırdamazlar.)
  99. i’ve got 99 problems but a bitch ain’t one.
  100. yazanları da gördük yani.

evet, listeden de anlayabileceğiniz üzere yazamayışımın temel nedeni, türk pop müziği. memnuniyetinizi bana, şikayetlerinizi kendisine bildiriniz. iyi günler dilerim.

arşivden dondurma çıktı!

04 Ağustos 2012 § 1 Yorum

tatile gittim geldim, işler başıma yığıldı, derken burayı bir miktar ihmal ettiğimi fark ettim. çok yakın zamanda yeni bir şey yazacakmışım gibi de görünmüyor -aslında aklımda bir şeyler var, ancak söylemek istediklerimi söylemek için biraz cesaretimi toplamam gerek, o da herhangi bir yazıyı yazmamdan daha uzun zaman almasına yol açacak korkarım. bu yazı 2006’dan, yazmamı papatya istemişti, herhangi bir yerde kullandı mı bilmiyorum, bahaneyle buradan sormuş olayım.

 

Fiziksel hazzı kısaca “mukozanın ritmik biçimde uyarılması,” olarak tanımlayabiliriz. Kısa ancak açıklamaya muhtaç bir tanımlama elbette bu. Vücudun dışarıya açılan noktalarında gerçekleşmek gibi bir ortak özellik taşıyan cinsel ilişkinin, dışkılamanın, öpüşmenin ve beslenmenin (daha doğru ve temel biçimiyle emmenin) ortak noktasına işaret ediyor. Bunlar, birinin yokluğunu bir diğeriyle ikame edebileceğimiz hazlar çoğunlukla. Dolayısıyla birini yaparken, sadece yapmış olduğumuzla kalmıyoruz. Tüm gıdaları vücudumuza sağlık gelsin diye tükettiğimiz iddia edilemez örneğin. Hamburger yerken tek derdinin karnını doyurmak olduğunu iddia edebilenler çıksa bile, inandırıcılıkları tartışma konusu olacaktır, neticede salata da karın doyurur. Üniversite sıralarında, ellerinde her daim çikolatayla gezen kızlar görürüz, hepsinin de kan şekeri düşüyor olamaz. Ama en çok kendini ele veren görüntü, televizyon karşısında, dizlerini karnını çekmiş vaziyette, koca bir kova dondurmayı kaşıklayan yalnız kadın görüntüsüdür. Öte yandan dürüsttür de, onun herhangi bir bahaneye ihtiyacı yoktur. Bazı gıdalar midemizi, bazı gıdalar ruhumuzu besler. Her ne kadar “do bir külah dondurma” ise de, müziğin ruhun gıdası olduğu fikrini bir kenara
bırakıp, dondurmadan bahsedeceğim bu yazıda.

Havuz kenarında geçirilen bir günün yiyecek-içecek kuyruğunda harcanan vakti esnasında dondurma dolabına yeterince yakınsanız, konuyla ilgili gözlem yapabilme şansına eriştiniz demektir. Ben böyle bir tecrübe yaşadım en azından. Çocuklar ve yetişkinler için üretilen ve farklı ambalajlar içerisinde sunulan dondurmaların, hedef kitleye ulaşmak konusunda o kadar başarılı olmayacağını, aksine artık “çocuk” olmadığını ispat etme arzusundaki çocukların, “büyükler” için üretilmiş dondurmalardan yemek isteyeceklerini düşünürdüm. Halbuki onlar, bu ayrımın farkındaymış ve bununla ilgileniyormuş gibi görünmüyorlar,
onların tek derdi, annelerinin yemelerine izin vermediği çeşitleri, yani onları hasta etme riski taşıyan, sütlü değil de buzlu çeşitlerden yiyebilmek. Çocuklar risk almayı seviyor. Kadınlar ise sevmiyor. Onların tercihleri, bikinilerinin içine sığma başarısı gösterdikleri günlerde, light ürünlerden yana. Dondurmanın halihazırda en düşük kalorili tatlılardan biri olduğu gerçeği bile vazgeçiremiyor onları bu arzularından. Kanepe üzerinde geçirdikleri zamanları çoktan unutmuşa benziyorlar bu anlarda. Tüm bu bekleme ve gözleme süreci esnasında benim açımdan en şok edici olan ise, sevgilisinin teklif ettiği tüm çeşitleri birer birer reddeden, ve dondurma üreticilerinin çikolata sevmeyenleri hiç düşünmediğinden dert yanan bir genç kadındı. Kendisini daha yakından tanımak, külahın kenarındaki az miktarda çikolataya bile tahammül edemeyen birinin dondurma yemekle ilgili bir derdinin olmamasının nasıl mümkün olduğunu öğrenmek, bu öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak isterdim. Başarı sağlayamadım.

Dondurma çoğunlukla temel maddesi süt olan bir tatlı, dolayısıyla bebeklikten kalma haz duygularımızı harekete geçirmekte zorluğu olmayan, yabancılık çektirmeyen tanıdık bir yiyecek. Kendisini diğer sütlü tatlılardan ayıran özelliği ise, belirli bir süre içinde tüketilmediği takdirde, eriyecek olması. Dolayısıyla hem kıymetli, hem de bir kısmını saklayıp daha sonraya bırakma imkanı tanımıyor. Yine de fazla acele etmeden, fazla ısırmadan, ağır bir ritim tutturarak yememiz gerekir dondurmamızı. Üzerine de bir bardak su içmemiz tavsiye edilir çoğunlukla. İnsanı hasta olmaktan koruyacak bir hareket olduğu iddia edilse de, bana
kalırsa bu ağzımızda kalan dondurma tadını ortadan kaldırmak, bu yaşadığımızı unutmak, adı üzerinde, “üzerine bir bardak su içmek” adına yapılan bir hareket. Evet işte, dondurma yemek düpedüz bir kaçamak. Göz yumulan, ama işi çok da uzatmanıza müsaade edilmeyen bir kaçamak.

Dondurma reklamlarından da bahsetmek gerek elbette. Dondurma markası denildiğinde bu konudaki dağarcığımız deniz kenarında yenen “Panda Dondurması” ve sinema dondurması  “Alaska Frigo” ile sınırlıyken, şüphesiz böyle bir ihtiyaç yoktu. Ancak bir süre sonra marka marka, çeşit çeşit dondurma sardı ortalığı. Böyle olunca dondurma reklamı denilen kavramla da tanıştık çok geçmeden, sonuçta hangi markanın hangi çeşidini tercih edeceğimizi bilmek için gerekçelere ihtiyacımız vardı. En çok satan kavramın ne olduğunu bilmem biliyor musunuz? Çocuklara yönelik dondurma reklamlarında bile en hafif tabirle bir “ikili ilişki” temasının hakim olduğunu söylemek mümkün. Kız oğlanın ayağına ayağıyla çaktırmadan hafifçe dokunurken, bir yandan da dondurmasından küçük bir ısırık alarak ilgiyle oğlanı dinliyor. Biraz daha büyüdüklerinde, “aşkımla erir misin, öpücük verir misin?” diye soruyor. Yetişkin birer insan olup artık sadece öpüşmekle yetinemeyecek yaşa geldiklerinde ise kızgın kumlardan serin sulara bırakıyorlar kendilerini. Adam açık kalan fermuarını kapatmak üzere hamle yaptığı sırada, kadın adamın elinden dondurmasını alıp kaçıyor.

Dondurma reklamlarının göndermeleri ve dondurma yeme eyleminin fesat yüreklerce kurulmuş tüm çağrışımlarına rağmen; en muhafazakar görünüşlü kadınları ellerinde “Magnum” (isme dikkat, bir dondurma için bir tabanca markası ismi, gel de öküz
altında buzağı arama.) çubuklarıyla sokaklarda görmek o kadar hayret uyandırıcı bir durum değil. Bazen bir külah dondurma, sadece bir külah dondurmadır; ama her zaman değil.

vampirler, aristokrasi, seks filan.

17 Temmuz 2012 § Yorum bırakın

bu yazıyı bant’ın vampir temalı şubat 2005 sayısı için yazmıştım. aslında temelde bülent somay’dan öğrendiklerimden yola çıkmış idim, benim yazımdan hemen önce de kendisiyle yapılmış bir röportaj yer alıyordu, şanslıyım ki röportajla yazının değindikleri konular birbirine çok da yakın değildi. bülent hocamın anlattıklarının ışığında bir de zombi yazısı yazmak hevesindeyim bu aralar, zira etrafın ısırdıklarına zombilik bulaştıran zombilerle dolu olması bir parça canımı sıkıyor açıkçası.

Gözünüzde canlandırmanızı isteyeceğim sahnenin ne olduğunu tahmin etmekte zorlanacağınızı sanmam, ama lafı uzatmadan söyleyeyim ben yine de. Kadın ya da erkek fark etmez, avcının olanca çekiciliğiyle ağzını boynuna dayadığı kurbanının zevkten
mi acıdan mı çıkardığı belli olmayan iniltileri eşliğinde izlediğimiz bu sahne, bize ister istemez kan emen bir vampirden daha fazlasını çağrıştıracaktır. Bütün fikirlerimizi bir şekilde bir yerlerden edindiğimiz ve farkında olsak da olmasak da etkilenmeden özgün bir şey üretemediğimiz çağımızda bu sahneyi bu şekilde algılamamıza neden olan sinema endüstrisinin bu fikri kendi kendine icat ettiğini düşünmek sizce de anlamsız olmaz mı? Sinema sadece güncellenmiş bilgilerle benzer bir mesaj vermekte günümüz gençliğine: bulaşmayın, aksi takdirde tehlikeli, ölümcül, geri dönüşü olmayan belalar açarsınız başınıza. Eğer bir vampirin ağına düşerseniz, siz de bir vampir olursunuz. İstemediğiniz halde hamile kalabilir, daha fenası aids filan olabilir, en korkuncu ise kalbinizi ölümünüze sebep olacak acımasız bir kişiye –ki ‘vamp kadın’ tamlaması biraz daha anlam kazanıyor bu
noktada- kaptırabilirsiniz; dolayısıyla en kolay korunma yöntemini uygulayın siz iyisi mi: bekaretinizi koruyun, böylelikle masumiyetinizi de korumuş olursunuz. Fakat bu yıllardan beri süregelen bir temsildir zaten, ahlaka uygun olmadığı düşünülen konulardan uzak tutmak için efsaneler yardımıyla korku faktörünün kullanıldığını Babil ve Asur’dan tutun da Viktorya
dönemi İngiltere’sine kadar görebiliriz, eğer böyle bir derdimiz olursa. Zira her daim gece vakti genç hanım ve beylere musallat olan, bu gece yaşantısı dolayısıyla gündüzleri pek bir şey yapmamayı tercih eden ‘kan emiciler’ mevcut olmuştur, olacaktır. Kimilerinin ‘bekaret kanı’na aç olmasının, çok da hayret uyandıracak bir şey olmaması gibi, bunu engellemeye çalışanların olması da son derece normaldir.

Buraya kadar her şey gayet anlaşılır, ancak işi ilginç kılan durum üzerine yapıştırılan bu yaftaya rağmen aslında vampirlik müessesesinin seksle pek arasının olmaması. Belki ara sıra kurbanını ağına düşürmek için olta niyetine kullansa da bunun dışında bir vampirin sekse karşı yaklaşımı ‘hiç işim olmaz,’ türünden olacaktır. Buradan vampirlerin iyi sevişemedikleri anlamı çıkarılmamalı, bunun sebep olduğu bir aşağılık duygusundan dolayı değil eşlerine tattırdıkları zevki kendileri tadamayacaklarından dolayı tercih etmezler bildiğimiz anlamda bir cinsel ilişkiyi. Bunun sebebi de vücutlarında kan, hormon, sperm ya da su gibi seksten zevk almalarına yarayacak sıvılardan ve dokulardan eser olmaması, onun yerine damarlarında
her damlası hakiki vampir kanı dolaşmasıdır. Ne kadar yazık, öyle değil mi? Değil işte. Siz yufka yürekli insanlar olarak onların tadamadıkları dünyevi zevkler için üzülüyor olabilirsiniz belki ama benim tavsiyem canınızı fazla sıkmamanızdır çünkü buna karşılık onlar da hiçbir ölümlünün tecrübe edemeyeceği zevkleri tadarlar kan emme işlemi sırasında. Hele ki bunu kurbanlarını vampire çevirmek amacıyla yapıyorlarsa değmeyin keyiflerine. Üstelik soylarını devam ettirebilmek için yapmaları gereken de budur, üremek için seks yapmak gibi bir kaygıları yoktur. Gerçi üreme mevzuunu da pek kafalarına takarmış gibi bir halleri
olmadığını da görürüz aslında, en tarif edilemez zevki bir başka vampirin kanını emerken tattıklarını hesaba katarsak eğer.

Bu ilginç bir noktadır, zira damarlarında taze kan bile dolaşmayan birinin kanını emmenin aşırı keyif verici olması öyle ilk bakışta anlam verilebilecek bir şey değildir. Birbirlerinin kanını emerek başka kimseyi aralarına almamış olmanın getirdiği mutluluk olabilir bunun açıklaması. Küçük topluluklarına yeni kimseyi almayarak sahip oldukları ayrıcalıkları mümkün olduğunca az kişiyle paylaşırlar böylece. Bu biraz da soyluların ‘yabancıya gitmesin,’ kaygısıyla birbirleriyle evlenmelerine ve bundan çok büyük bir mutluluk duymalarına benzetilebilir.

Aslında vampirlerin soylulara olan benzerliği sadece bu değildir. İlk başta babadan oğla devir teslim yöntemiyle bir nevi ölümsüzlük elde etmiş oluyor soylular. Sonra düşünün bir kere, şatolarından dışarı pek insan içine çıkmayan gizemli kişilikler bunlar, kendilerine pek benzemeyen ‘halk’a da çok sevgiyle yaklaştıkları da söylenemez. Güneş ışığıyla da araları pek var sayılmaz, ne de olsa çok zenginler ve öyle tarlada çalışmak gibi terletici işler yapmak zorunda değiller. Güneş yanığı pek tercih edilir bir şey
olmadığından gururla sergilerler soluk benizlerini. Hele ki güneş’i bir aydınlanma metaforu olarak kabul edersek, sanıyorum anlayabiliriz neden bu kadar ölümcül bir şey olduğunu zavallı ortaçağ aristokratları için. Öyle çok ölümcül olmasa da yine de rahatsızlık verici olabilen başka şeyler de yok değil aristokrat vampirlerimizin hayatında. Mesela haç. Normal şartlar altında birbirine dik açıyla çakılmış iki adet tahta parçasından çok da ürkmemesi gerekir insanın yanılmıyorsam. Ama tabi şartların normal olduğunu düşünmek en büyük yanılgımız olur burada. Aristokrasinin kiliseden aldığı desteğe rağmen ufaktan ufaktan
ters düşmeye başlamasıyla böyle bir çekinmenin yaşanması son derece anlaşılır geliyor kulağa. ‘Her şey iyi güzel de, peki sarımsakla ne alıp veremedikleri varmış?’ diye soracak olursanız, size hatıralarınızı yoklamanızı tavsiye ederim. Eminim evde mantı yiyip ardından insan içine çıkmanız gerektiği olmuştur. Çok yakınlarınız sizi sevdiklerinden belki ses çıkarmayıp katlanmışlardır; ama kendi soyundan gelmeyenlere bile doğru dürüst tahammülü olmayanların,  nefesi sarımsak kokan kişilere anlayışla yaklaşmalarını beklemek, gereğinden fazla iyi niyetlilik değildir de nedir?

Hem seksin, hem aristokrasinin vampirliğe atfedilmesinden, günümüz sosyetesi, magazin programları, ve hakkını alamayan işçiler üzerinden bir ortak noktaya varılıp da bir şeyler söylenebilir elbet. Ama ben bu noktada susmayı tercih edeceğim korkarım.

 

ağır olamıyorum, molla diyemiyorlar.

14 Temmuz 2012 § 5 Yorum

eskiden bu kadar çok konuşmazdım. hatta insanlar, “arkadaşın neden hiç konuşmuyor?” diye sorarlardı yanımdakine. sonra bana dönüp, “sıkılmıyorsun di mi?” derlerdi. halbuki benim canımı en çok sıkan o son soru olurdu. ama işte, kapaklar bir kez açıldı mı da durdurabilene aşk olsun. hele bir de sarhoşsam, “yazan kadın” konumuna geçebiliyorum bir anda. fakat politik görüşüm bunu halihazırda desteklediğinden, bu durum canımı pek sıkmıyor. üstelik kendi samimiyetime de güvenim tam. size tavsiyem de, ilgimin ya da ilgisizliğimin ardında stratejik bir plan aramamanız.

benim suskunluğum asaletimden değil, ne diyeceğimi bilemeyişimdendir, yani en azından artık böyle. her lafa verilecek cevabım yoktur ama cevabım varsa da ne lafa ne adama bakarım, söylerim söyleyeceğimi. önceki gün, ulus baker’in ölüm yıldönümü nedeniyle yeniden paylaşılan yazılarından birini okumayı henüz bitirmemişken, roni margulies’in express’in “yetmez ama evet” diyenleri eleştiren tavrını eleştiren yazısını, ve bu yazıyla ilgili yorumları okudum. roni’nin hakkını roni’ye verelim, express çok sevdiğimiz bir dergi, ama bu yazı da epeyce doğruluk payı içeriyor. iki yazıyı aşağı yukarı eşzamanlı biçimde okumanın da etkisiyle, bunları birbirine bağlayan bir şeyler yazmak istemedim değil, ancak boyumdan büyük işlere kalkışmaya da korkarım. (şimdi böyle bir girişimim olmadı mı, orası tartışılır.) halbuki benim türkçem fena değildir. ama bu çekincemi henüz yeterince meczup bir kişi olmayışıma yorup, benim için sevinebiliriz.

meczupluk demişken, (şimdi burada konuyla gerçekten alakalı bir şey söyleyeceğimi düşünüyorsunuz değil mi?) kuantum fiziğini de hiç anlamadığımı belirtmeliyim. yani tabii ki hiçbirimiz anlamıyoruz, ama ben anlayabildiğim kısmına da anlayış gösteremiyorum. yani schrödinger’in kedisinin, “cinler üçüncü köprü inşaatına yardım edecekler mi?” sorusuna yanıt veren abdurrahman dilipak’tan daha fazlasını söyleyememesi sizi de hayal kırıklığına uğratmıyor mu? “yani evet, belki de yardım edebilirler, ama bakalım isteyecekler mi? hem üstelik, yardım etmeyeceklerini nereden bileceksiniz?”