merhaba günlük,

18 Ağustos 2014 § Yorum bırakın

uzun zaman sonra her zamankinden değişik bir hafta sonu geçirdim. pazar sabahı altıda koşuyolu’nda patlıcanlı börek (ki son zamanlarda favori yiyeceklerimden biri oldu) yiyor, dokuza on kala kilyos’ta denize giriyordum. beni az çok tanıyan biri bunların bu saatlerde yaşanmasının ancak ben uyumadıysam mümkün olacağını bilir, ardından elbette şezlongda uyuyakaldım. şu anda vücudumun bir tarafı güneş görmemiş beyazlığını korurken, diğer tarafı birkaç gün içinde kalıp halinde deri değiştirmeye hazırlanıyor.
benim şahane hayatımda bunlar olurken, daha birkaç saat önce karşılaştığım bir arkadaşım, tek başına evine dönerken, yanında duran arabadan inen bir adamın saldırısına uğramış. evi de cihangir’de bu arada, hani kurtarılmış bölge olan. adamın niyeti kızı arabaya sokmakmış. itiş kakış, tekme (taşaklara), ısırık (dişlerinizin gücünü asla hafife almayın) ve çığlıklar sayesinde bir şekilde adamın elinden kurtulmuş. bunu böyle normal normal anlatıyorsam, arkadaşımın olayı BUNUNLA GEÇMİŞ OLSUN diyebileceğimiz biçimde atlatabilmiş olmasından. “niye ninja okuluna gitmek istiyorsun ki? kimi döveceksin?” sorusu da böylece yanıt buluyor. dahası artık çantamda şok tabancası taşımaya niyetliyim ve AMA FEMİNİSTLER DE KADINLARI ERKEKLERDEN ÜSTÜN GÖRÜYOR filan diyenler üzerinde kullanmaya çekinmeyeceğimi de belirtmeliyim.
böyle işte. gideyim de fiziksel acılarımı bebe losyonuyla gidermeye çalışayım. ve uykudan önce beni latife tekin öpsün. buzdan kılıçlar’la.

10 Kasım 2013 § Yorum bırakın

bolca alınmış alkol ve sarımsak takviyeli ezogelin çorbasının, hem reflü hem de soğuk algınlığı sebebiyle durmaksızın öksürülmüş bir sabahın ve bilumum farmasötik desteğin ardından, birazdan yeniden uykuya dalacağımın bilinciyle kendimi oldukça iyi hissediyorum. hem fiziksel hem de zihinsel açıdan. evet, ben böyle iyiyim. daha fazlasına ihtiyacım da yok. ve umarım sisler dağıldığında bu güzel his baki kalır.

tekrar olacak ama:

and the question is, was i more alive then than i am now?
i happily have to disagree
i laugh more often now, i cry more often now
i am more me

gökkuşağı.

16 Eylül 2013 § Yorum bırakın

kadıköy’deki geç ergenlik, erken yetişkinlik günlerimizde gittiğimiz bir kafe vardı, kapısında tabela niyetine kocaman bir gökkuşağı resmi olan. biz oraya gökkuşağı diyorduk, ingilizce konuşmayı sevenlerin rainbow dediklerini de duyuyorduk. mekan sahibi çiftin üç yaşında bir oğulları vardı, ulaş.  kucağımıza gelir, çişini yapar, sümüklerini üstümüze sürerdi. ama çok sevimliydi kerata, konuşmayı öğrenişini adım adım izlemiştik. bilge’yle 2002 yılını orada karşılamış, geceyi de ailenin dükkanın hemen üstündeki evinde geçirmiştik. direc-t, anima filan konser verirdi arada. canlı müzik olmadığında ise manu chao vardı, keziah jones vardı, paul weller vardı. çay ucuzdu, zeytinyağlılar lezizdi, elmalı turtalar krem şantiliydi. kütüphanesi de vardı. hayatımızın dramlı zamanlarına denk gelse de, biz orada epey mutluyduk.

sonra gökkuşağı kapandı. dükkan bir yediemin deposuna dönüştü. icra yoluyla haczedilen malların satılana ya da geri alınana kadar korunduğu yere, bir eşya hapishanesine yani. aile bodrum’a taşınmış diye duyduk. biz kafelerden barlara terfi ettik. ulaş da muhtemelen bu sıralar imam hatip lisesi ile meslek lisesi arasında bir tercih yapmaya mecbur bırakılıyordur.

bu gece kadıköy’ü düşününce aklıma bu geldi. sağ omzumda bir gökkuşağı dövmesi var. çok şükür henüz kimse gelip üstünü griye boyamaya kalkmadı. ama olacağına bakın.

canım benim, canım benim?

24 Kasım 2012 § 1 Yorum

bundan birkaç sene öncesine kadar öğrenciydim. anaokulunu da sayarsak, hiç ara vermeden yirmi küsur sene okula gitmişim demek oluyor bu. ilkokul öğretmenimi hiç sevmezdim. müdür yardımcısının ablasıydı. kızdığı zaman lastik topları kalem batırarak patlatırdı. boynuna üzerinde ayakları da olan tilki kürkleri dolardı. sınıfta ellerinde siğil olan bir çocuk vardı, onu dualar okuyarak ve ucunu ıslattığı kırmızı kalemle siğilleri boyayarak “tedavi” ederdi, hepimizin gözünün önünde. neyse ki ilkokul müfredatı zekamı pek zorlamıyordu. hasar almadan atlattım o günleri.

ilerleyen yıllarda da eteğimin boyu yüzünden, saçımdaki kırmızıya boyalı iki tutam yüzünden, derste bacak bacak üstüne attığım için, teneffüste sınıf kapısında durduğum için bana zor anlar yaşatan (evet, görüldüğü üzere çok sıkıcı bir öğrenciydim, tuvalette sigara içmişliğim bile olmadı, ama bir gerekçe arayan buluyor işte), benim bildiğim ama kendisinin bilmediği bir şeyi uydurduğumu zannederek benimle (üstelik benim bulunmadığım bir sınıfta) dalga geçen ve beni elimde ansiklopedi cildiyle peşinde koşturmak zorunda bırakan, derste taciz derecesine varan şakalar yapmakta ısrar eden, ezberini beğenmediği öğrencilerin ensesini patlatan, şuraya eşek bağlasa bizim öğrenemediklerimizi öğreteceğini iddia eden muhteşem kişilerle karşılaştım.

elbette lisede ve özellikle üniversitede çok sevdiğim, buralarda kurduğum cümlelerin oluşmasında çok önemli katkıları bulunan öğretmenlerim oldu, öyle bir “ölü ozanlar derneği” tecrübesi yaşamamış olsam da. buradan hepsini öpüyorum -ellerinden değil yanaklarından. sanırım onları sevmemin en önemli nedeni işlerini severek, en azından önemseyerek yapmaları ve ellerinde bulundurdukları iktidarı bir zorbalık aracına dönüştürmemeleriydi.

daha önce de söyledim, sevgiyi saygıya yeğlemekten yanayım. öğretmenler gününde böyle ters tarafından kalkmış bir yazı yazmam bundan. ayrıca 24 kasım’ın bir 12 eylül hediyesi olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim olanca uyuzluğumla.

aşırı kişisel.

16 Ekim 2012 § 1 Yorum

evet, aşırı kişisel. ama bir yandan da burada bulunsun istiyorum. çünkü söz hakikaten uçuyor, ama yazı kalıyor. birkaç haftadır buraya bir şeyler yazmak istiyorum; yazıyorum, beğenmiyorum, siliyorum, vazgeçiyorum. ne olduğunu çok önemi yok. önemi yok, çünkü üç-beş yıl önce adeta bir paradigma kayması yaşayarak açtığım duygusal musluklarımı kapamaya karar verdim. bundan sonra yeniden, eskiden olduğum gibi, hislerimi paylaşmak konusunda aşırı seçici olacağım.

buna karar verişimin sebebi, kahve falı baktırmayışımın sebebiyle aynı: insanların hakkımda spekülasyon yapmasından hoşlanmıyorum. “size ne, hayatımı dilediğim gibi yaşarım,” türünden isyankar bir tavır değil bu, kimsenin ağzını büzmek niyetinde değilim, kaldı ki dedikodu benim yapmadığım bir şey de değil, ama ben telkine açık bir insanım. birilerinin benim onlara sunduğum bilgilerden yola çıkarak yorumlar yapması, benim bunlardan etkilenmem, doğru olduklarına inanmam filan, işlerimi çok kolaylaştırmıyor. anlattıklarımın bir beklenti yaratması, karşılanamayan bu beklentinin kalp kırması, sonucunda yine benim kalbimin kırılması da pek hoş değil öte yandan.

terapiye de bu yüzden gitmiyorum. biliyorum ki daha şahane bir insana dönüşmem için bana birtakım ödevler verilecek. bense bu ödevleri yerine getirmek için büyük sancılar çekeceğim. ya da hepten bunları yapmaktan vazgeçeceğim; biraz tembellikten, biraz da aslında kendim gibi olmaktan vazgeçmek istemediğimden. kendim gibi olmaya devam edebilmenin yolu da, benim anladığım kadarıyla, nasıl biri olduğumu mümkün olduğunca gizlemekten geçiyor. demem şu ki, hayatı sinsi gibi yaşamaya, mutluluğu ketumlukta aramaya devam.

bilmiyorum anlatabildim mi, anlatamadıysam da sorun değil, anlatmak istemiyorum zaten.

bizde bahane bol.

11 Eylül 2012 § Yorum bırakın

bu fikri denizciğimden arakladım. meğer böyle bir yaratıcı yazarlık egzersizi varmış. yazmayışımızı yüz maddelik bir listeyle gerekçelendiriyormuşuz, ama yazdıklarımıza geri dönüp bakmıyormuşuz. aynı şeyi iki kere yazsak da önemli değilmiş, zaten amaç esas sebebi bulmakmış. nicedir atıl duran blogumu böyle bir yazıyla canlandırmaktan daha iyi bir fikir bulamadım açıkçası ben. listeyi defter ve kalem kullanarak yazdım, buraya geçirirken ilk kez baştan sona okumuş olacağım, neden yazmadığımı öğrenebilecek miyim, henüz bundan emin değilim.

  1. bu listeyi yapmaya bile, “birazdan başlıyorum,” dedikten bir buçuk saat sonra başladım.
  2. muhtemelen daha öncelikli işlerim var ve onları da yapmadığımdan “zevk için” yazı yazmama izin vermiyorum.
  3. comedymax’te en sevmediğim dizi başlamış olabilir, benim gıcık olduğum karakterlere küfretmem gerekebilir.
  4. aklıma çok şahane fikirler gelmiştir ama heyecandan yazamıyorumdur.
  5. söylenebilecek her şey daha önce söylenmiştir.
  6. üzerinde konuşulamayan konusunda susmak gerekir.
  7. belki de tembelimdir.
  8. potansiyelimi kullanmakta bir fayda görmüyorumdur.
  9. birilerine gıcık olmuşumdur.
  10. birilerini çok sevdiğim için canım başka bir şey yapmak istemiyordur.
  11. legolarla oynamak çok zevkli.
  12. sarhoşken yazı yazamıyorum.
  13. yazı yazarken daha az sigara içebiliyorum.
  14. canım bir yıldız tilbe şarkısı açıp göbek atmak istiyor diye.
  15. masa çok kalabalık, defteri koyacak yer yok, önce şuraları bir toparlayayım.
  16. çünkü daha kaynak kitapları okumadım.
  17. arkadaşlar caddebostan sahil’e çağırıyor.
  18. ya sizden daha iyi yazamazsam?
  19. ya sizden daha iyi yazarsam?
  20. kapı çaldı.
  21. çişim geldi.
  22. karnım acıktı.
  23. evde yiyecek bir şey kalmamış, aç karnına kafam çalışmıyor.
  24. burada çok gürültü var.
  25. hiç ses yok, biraz televizyon açayım.
  26. aslında çok komik şeyler yazıyorum ama okuyanlar anlamıyor.
  27. tırnağımın kenarını yemişim, baş parmağım acıyor.
  28. başım çok ağrıyor.
  29. ağrı kesici içtim, midem fena oldu.
  30. takip ettiğim blogları okumuyorum nicedir.
  31. bu listenin sonunu getirebileceğimden ciddi şüphelerim var.
  32. defter bitmek üzere, hangi yeni deftere başlasam bilemiyorum.
  33. belki de yazmasam çıldıracak raddeye gelmemişimdir henüz.
  34. hızlı yazınca el yazım çirkinleşiyor.
  35. kaz dağları mı yanıyormuş?
  36. babam da yazardı.
  37. ödip’ten elektra’ya bin türlü kompleksten mustaripim.
  38. suya yazı yazınca kalmıyor.
  39. yazdıklarımın kelebek etkisi beni korkutuyor.
  40. yeterince sebatkar bir insan değilim.
  41. kimse beni zorlamıyor.
  42. birileri beni zorladığında o da geri tepiyor.
  43. yazmak hafızayı zayıflatıyor.
  44. kafamda kırk tilki dolaşıyor fakat kuyrukları da birbirine dolaşık.
  45. saçlarımı taramam gerek.
  46. aklıma bir şey gelmiyor.
  47. bu yaşıma kadar bir şey yazamadıysam bu saatten sonra yazmamın ne faydası var?
  48. daha gencim aslında yahu.
  49. ucunda ölüm yok.
  50. hepimiz ölücez.
  51. bunu bugün değil de yarın yazsam bir şey fark etmez.
  52. sıkıldım.
  53. yazabilsem, yazmamak üzerine kim yazacak?
  54. kutluğ ataman gibi hem bdp’ye, hem yalçın küçük’e, hem de redhack’e çatan bir olmak istemiyorum.
  55. twitter çok vaktimi alıyor.
  56. radikal ve ekstremist olma arzumu tembelliğime bahane ediyorum.
  57. bitirmeyi beceremiyorum.
  58. nereden başlayacağımı bilemiyorum.
  59. utanıyorum, çekiniyorum.
  60. beni çok az kişinin okumasından korkuyorum.
  61. yazmayalı çok uzun zaman oldu, beklentileri karşılayamayabilirim.
  62. bazen manikürcü olsam mı diye düşünüyorum.
  63. yazacak konu bulamıyorum diye çevirmen oldum zaten.
  64. suçu facebook’a atmak faydasız, last.fm’de saatler geçirdiğim zamanları da bilirim.
  65. zora gelemiyorum.
  66. yazdıklarımı aslında beğeniyorum, ama beğenilmeme kaygısı taşıyorum.
  67. yazdıklarımı beğenenlerin kolay kandırılabilir insanlar olduklarını düşünüyorum.
  68. kendimi kandırıyorum.
  69. takdir edersiniz ki bizim de bir seks hayatımız var. ve bunun altmış dokuzuncu maddeye denk gelmesi tamamen tesadüf.
  70. en iyi bildiğim konuda -yazamamak- yazmayı bile bir türlü beceremiyorum.
  71. orhan pamuk’u bile sevmeyen insanlar var.
  72. yeterince örselenmedim.
  73. bu egzersizi çok yanlış anladığımdan şüpheleniyorum.
  74. yaratıcı yazarlık egzersizlerinden medet ummam bile başlı başına bir gerekçe.
  75. bazı yazarlar çok ukala.
  76. her niyetlendiğim şeyi nihayete erdiremiyorum.
  77. önemli olan niyet.
  78. bilincim başlangıçtan çok uzak yerlere akabiliyor.
  79. içim sıkılıyor, pabucum sıkıyor.
  80. elim işte, gözüm oynaşta.
  81. tarkan bile şarkı sözü yazarken benden daha yaratıcı.
  82. sezen aksu’nun şu şarkısını dinleyeyim.
  83. çivi çiviyi söküyor ama son çivi hep çakılı kalıyor.
  84. hayat kısa, kuşlar uçuyor.
  85. şişiriyorum.
  86. en düzenli okuduğum gazete kelebek.
  87. ya vasatsam?
  88. yeni evimize güzel bir çalışma odası yapacağız ama bir türlü taşınamıyoruz.
  89. bende astigmat var.
  90. yazarken kendimi çok ele veriyorum.
  91. hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor.
  92. annem beni strese girmeyeyim diye anadolu lisesi sınavlarına bile sokmamış.
  93. bitmek üzereyken nasıl olsa az kaldı diye bırakabiliyorum.
  94. hububat fiyatları.
  95. çünkü eşşeğin zikinden dolayı.
  96. mizah dergileri beni edebi açıdan beslemiyor.
  97. tedbir almadan tevekküle bel bağlıyorum.
  98. haydi gidelim. (kıpırdamazlar.)
  99. i’ve got 99 problems but a bitch ain’t one.
  100. yazanları da gördük yani.

evet, listeden de anlayabileceğiniz üzere yazamayışımın temel nedeni, türk pop müziği. memnuniyetinizi bana, şikayetlerinizi kendisine bildiriniz. iyi günler dilerim.

ağır olamıyorum, molla diyemiyorlar.

14 Temmuz 2012 § 5 Yorum

eskiden bu kadar çok konuşmazdım. hatta insanlar, “arkadaşın neden hiç konuşmuyor?” diye sorarlardı yanımdakine. sonra bana dönüp, “sıkılmıyorsun di mi?” derlerdi. halbuki benim canımı en çok sıkan o son soru olurdu. ama işte, kapaklar bir kez açıldı mı da durdurabilene aşk olsun. hele bir de sarhoşsam, “yazan kadın” konumuna geçebiliyorum bir anda. fakat politik görüşüm bunu halihazırda desteklediğinden, bu durum canımı pek sıkmıyor. üstelik kendi samimiyetime de güvenim tam. size tavsiyem de, ilgimin ya da ilgisizliğimin ardında stratejik bir plan aramamanız.

benim suskunluğum asaletimden değil, ne diyeceğimi bilemeyişimdendir, yani en azından artık böyle. her lafa verilecek cevabım yoktur ama cevabım varsa da ne lafa ne adama bakarım, söylerim söyleyeceğimi. önceki gün, ulus baker’in ölüm yıldönümü nedeniyle yeniden paylaşılan yazılarından birini okumayı henüz bitirmemişken, roni margulies’in express’in “yetmez ama evet” diyenleri eleştiren tavrını eleştiren yazısını, ve bu yazıyla ilgili yorumları okudum. roni’nin hakkını roni’ye verelim, express çok sevdiğimiz bir dergi, ama bu yazı da epeyce doğruluk payı içeriyor. iki yazıyı aşağı yukarı eşzamanlı biçimde okumanın da etkisiyle, bunları birbirine bağlayan bir şeyler yazmak istemedim değil, ancak boyumdan büyük işlere kalkışmaya da korkarım. (şimdi böyle bir girişimim olmadı mı, orası tartışılır.) halbuki benim türkçem fena değildir. ama bu çekincemi henüz yeterince meczup bir kişi olmayışıma yorup, benim için sevinebiliriz.

meczupluk demişken, (şimdi burada konuyla gerçekten alakalı bir şey söyleyeceğimi düşünüyorsunuz değil mi?) kuantum fiziğini de hiç anlamadığımı belirtmeliyim. yani tabii ki hiçbirimiz anlamıyoruz, ama ben anlayabildiğim kısmına da anlayış gösteremiyorum. yani schrödinger’in kedisinin, “cinler üçüncü köprü inşaatına yardım edecekler mi?” sorusuna yanıt veren abdurrahman dilipak’tan daha fazlasını söyleyememesi sizi de hayal kırıklığına uğratmıyor mu? “yani evet, belki de yardım edebilirler, ama bakalım isteyecekler mi? hem üstelik, yardım etmeyeceklerini nereden bileceksiniz?”

Where Am I?

You are currently browsing the kişisel category at lafı uzatmadan..