canım benim, canım benim?

24 Kasım 2012 § 1 Yorum

bundan birkaç sene öncesine kadar öğrenciydim. anaokulunu da sayarsak, hiç ara vermeden yirmi küsur sene okula gitmişim demek oluyor bu. ilkokul öğretmenimi hiç sevmezdim. müdür yardımcısının ablasıydı. kızdığı zaman lastik topları kalem batırarak patlatırdı. boynuna üzerinde ayakları da olan tilki kürkleri dolardı. sınıfta ellerinde siğil olan bir çocuk vardı, onu dualar okuyarak ve ucunu ıslattığı kırmızı kalemle siğilleri boyayarak “tedavi” ederdi, hepimizin gözünün önünde. neyse ki ilkokul müfredatı zekamı pek zorlamıyordu. hasar almadan atlattım o günleri.

ilerleyen yıllarda da eteğimin boyu yüzünden, saçımdaki kırmızıya boyalı iki tutam yüzünden, derste bacak bacak üstüne attığım için, teneffüste sınıf kapısında durduğum için bana zor anlar yaşatan (evet, görüldüğü üzere çok sıkıcı bir öğrenciydim, tuvalette sigara içmişliğim bile olmadı, ama bir gerekçe arayan buluyor işte), benim bildiğim ama kendisinin bilmediği bir şeyi uydurduğumu zannederek benimle (üstelik benim bulunmadığım bir sınıfta) dalga geçen ve beni elimde ansiklopedi cildiyle peşinde koşturmak zorunda bırakan, derste taciz derecesine varan şakalar yapmakta ısrar eden, ezberini beğenmediği öğrencilerin ensesini patlatan, şuraya eşek bağlasa bizim öğrenemediklerimizi öğreteceğini iddia eden muhteşem kişilerle karşılaştım.

elbette lisede ve özellikle üniversitede çok sevdiğim, buralarda kurduğum cümlelerin oluşmasında çok önemli katkıları bulunan öğretmenlerim oldu, öyle bir “ölü ozanlar derneği” tecrübesi yaşamamış olsam da. buradan hepsini öpüyorum -ellerinden değil yanaklarından. sanırım onları sevmemin en önemli nedeni işlerini severek, en azından önemseyerek yapmaları ve ellerinde bulundurdukları iktidarı bir zorbalık aracına dönüştürmemeleriydi.

daha önce de söyledim, sevgiyi saygıya yeğlemekten yanayım. öğretmenler gününde böyle ters tarafından kalkmış bir yazı yazmam bundan. ayrıca 24 kasım’ın bir 12 eylül hediyesi olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim olanca uyuzluğumla.

metreslere özgürlük!

05 Temmuz 2012 § Yorum bırakın

evet, metreslere. sevgilisi başkalarının onayladığı bir ilişkiyi yaşıyor gibi görünmek zorunda olduğundan gizlenmek zorunda kalanlara. başkalarının onayladığı bir ilişkiyi yaşıyor gibi görünmek zorunda kalanlara. başkalarının onayladığı bir ilişkide paravan görevi yapmak zorunda kalanlara. hepsine özgürlük. hepimize. hakemin ibneliğinin mesleğini icra ediş biçimiyle bir alakası olmadığını anlatabilmek için. heteroseksüelliğin norm olmadığı bir dünyada heteroseksüellerin de çok daha mutlu yaşayacağını gösterebilmek için. karşılıklı rıza gösteren iki kişinin (ya da üç, beş, yedi kişinin) sevişmesinin başka kimseyi ilgilendirmediğini kafalara sokabilmek için. ideolojik görevimizi ifa ettik de geldik. bir buçuk metrelik boyum ve homofobiye karşı dans etmekten fotoğraf çekmeye fırsat bulamayışım nedeniyle elimdeki malzeme bu kadar ama bunlar da yeterince anlatıyor zaten.

yılın o güzel zamanı geliyor.

05 Haziran 2012 § Yorum bırakın

buranın başlığını, “i read the news today, oh boy,” olarak değiştirmeme çok az kaldı. entellikler dantellikler, kültürler sanatlar yazayım istiyorum aslında, ama gündem bir türlü rahat durmuyor, her gün yeni bir şey yumurtluyor. daha iki hafta önce, yeni yasa tasarısına eşcinsel evliliklerinin de eklenmesi önerilmişti. heteroseksüellerin evlenmesi bile yeterince kötüyken, eşcinselleri de bu cendereye sokmanın iyi bir şey olup olmadığı tartışılır, ancak “eşcinsel” sözcüğünün bürokratik düzlemde “psikoseksüel bozukluk” dışında sözcüklerle beraber anılacak olması ihtimalinin önerilmesi bile beni heyecanlandırmaya yetmişti. tabii ki hevesim pek kısa sürede kursağımda kaldı. ileri gitmek yerine elli yıl öncesine döndük, kürtaj hakkını tartışıyoruz. üstelik diyanet işleri de fetvasını verdi. fazla vakit de, ümit de kalmadı.

ancak, lgbt onur haftası yaklaşıyor. hormonlu domates ödülleri oylaması başladı. maalesef bu sene de aday bulma konusunda sıkıntı yaşanmadı. (adaylar ve oylama için şuraya bakabilirsiniz.) sonrasında kaçırmadığım, gitmeye hiçbir zaman üşenmediğim yegane politik eylem olan onur yürüyüşü gerçekleşecek. sonrası zaten yaz, festivaller, konserler filan. belki de hala ümidimizi kaybetmemek için bir şeyler bulabiliriz.

siz ne önerirdiniz?

05 Haziran 2012 § Yorum bırakın

kapitalizmin sloganlarından biridir, “çalışan kazanır.” hatta ne kadar çalışırsanız o kadar kazanacağınız vaat edilir, patronunuz sizin sayenizde kepçeyle götürdüklerinden bir lokma da size vermekten kaçınmaz. ne var ki, çok çalışıp çok kazandıklarınızın tadını çıkaracak, paranızı harcayacak vakit bulamazsınız. üstelik halinizden şikayetçi olmanıza da izin verilmez. az kazananları da çok çalıştırıyorlardır çünkü.

havacılık hizmetlerinde çalışanların grev hakları geçen hafta ellerinden alındı. hizmet sektöründe çalışmanın olumsuz yanı bu işte, “vatandaşın mağduriyeti” öne sürülerek yapacağınız itirazların önü kesilmeye uğraşılır. çalışanların kendi vatandaşlık hakları bir yana, vatandaşın da bu konuda pek anlayışlı olduğunu söyleyemeyiz. türk hava yolları çalışanlarının geçen hafta yaptıkları iş yavaşlatma eylemi sonucu ortaya çıkan rötarlara yönelik tepkiler bunu gösteriyor. 2012 yılında iş yavaşlatmadan başka yapacak eylem bulamıyorlar mıymış, böyle yaparak farkındalık değil nefret uyandırıyorlarmış, filan. bir şekilde müşterinin daima haklı olduğunu inandırılmış olabilirsiniz, fakat siz çalışanların değil patronların müşterisisiniz, dolayısıyla kimden nefret etmeniz gerektiğini lütfen karıştırmayın. üstelik epeydir düşünüyorum, daha etkili bir eylem yöntemi bulamıyorum. mesela köfte yemeyi planlarken tavuk yemek zorunda kalmanıza içerlerken elinize bir bildiri tutuşturulsa, okumaya tenezzül eder miydiniz? sizin aklınıza daha iyi bir fikir geliyorsa, duymayı gerçekten çok isterim.

kaç kürtaja kadar hakkımız var?

28 Mayıs 2012 § 3 Yorum

az önce  bir kadın profesörün (adı bende saklı) twitter’a, “bu memleket insanı zorla feminist yapar,” yazdığını gördüm. hocam valla, biz de istemiyoruz ama ne yapalım, koşullar yüzünden mecburen…

daha önce nedenleriyle yazdım. çocuk doğurmaya karşı olan bir vatandaşım. hatta son zamanlarda, mevcut düzen sürmekteyken kadınların doğurmaya devam etmesinin, kadın mücadelesinde bir ilerleme kaydetme ihtimalini azalttığını düşünmeye kadar vardırdım işi. başbakanın sezaryen ve kürtaj hakkındaki fikirlerini duyduk. bu, adamın kendisine oy veren kitleyi memnun eden beyanlarıyla yarattığı ilk dandik gündem değil pek tabii ki. burada denklemi tersine çevirip, roboski’de yaşananın, açıkça istenmeyen bazı çocukların memleket sathından kazınması operasyonu olduğunu düşünebiliriz. ya da ülkemizin 2023 yılı hedeflerinden birinin, dünyanın en kalabalık yetimhanelerine sahip olmak olduğunu tahmin edebiliriz.

başbakan ve kitlesinin kadınlara ne gözle baktığı zaten malum. benim için tüm bunlar kadar, belki de daha fazla sinir bozucu olan, kimi temkinli itirazlar. “mecbur kalınmadıkça sezaryen yapılmasın bence,” ya da, “ama canım kürtaj da bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanılmasın yani,” gibi cümleler. ben kürtajın travmatik bir operasyon olarak algılanmasına karşıyım. iki hücrenin bir araya gelmesinden oluşan bezelye büyüklüğünde bir embriyo ile duygusal bağ kurmanın, saksı bitkileriyle konuşmaktan daha anlamsız olduğunu düşünüyorum. elbette gebelikten korunma yöntemleriyle ilgili bilinçlenmek önemli, hatta mümkünse kadın kendini erkeğin insafına bırakmadan kendi önlemini almalı. ama aksilikler, dalgınlıklar ve binde bir olasılıklar her daim mevcut. ve insanın başına birden fazla kez de gelebilir bunlar. tüm operasyonlar gibi kürtajın da komplikasyonlara yol açma ihtimali var, ancak bu da kadının bedeniyle ve hayatıyla ilgili kararlarda başkalarına söz hakkı sağlamıyor. kürtaj için hangi gerekçelerin “makul,” kaç kürtajdan sonrasının “doğum kontrol yöntemi” sayılacağına kim karar verecek? bu kararı verecek merciler her kürtajın değilse de, mesela beş kürtajın bir uludere olduğunu mu düşünüyor yani?

sütü bozuk ne demek?

13 Mayıs 2012 § Yorum bırakın

erteleme alışkanlığım yüzünden bir gündemi daha kaçırma riskiyle karşı karşıyayım. mevzudan haberiniz vardır. önceki hafta, elinde üretim fazlası mal bulunan uht süt üreticisi firmalara devletin yaptığı bir kıyak olan “okul sütü projesi” hayata geçirildi. sütlerin dağıtıldığı ilk gün, bin küsur çocuk zehirlenme belirtileriyle hastaneye kaldırıldı. buna karşılık söz sahibi kişiler, “psikolojiktir” diyerek meselenin üstüne yatmaya çalıştılar. doğru tabii, birinin bana satılamayan sütleri içirmeye çalıştığını bilsem benim de psikolojim bozulurdu, muhtemelen o sütün beni zehirleyeceğini düşünürdüm ve midem bulanırdı.

haklı olarak tepkiler hızla yağdı. son günlerin yükselen değeri redhack de üzerine düşeni yaptı bu konuda. (kendilerine temkinli yaklaşımım sürmekte, babamın yeni tanıştıklarıma “sağlıklı bir şüpheyle” bakma öğüdünü tutmaya çalışıyorum elimden geldiğince.) olaydan sorumlu tutulan firmaların web siteleri birer birer hack’lendi. bırakılan not şöyleydi: “sütü bozuk insanların iktidar olduğu bir ülkede sütlerin bozuk olması normaldir.” işte bu noktada, başlıktaki cümleyi birilerinin google’dan aratmış olmasını dilerdim. elbette kimsenin küfretmediği, herkesin birbirine kibar sözler söylediği bir tartışma ortamı hayal ediyor değilim. fakat kavgaların bir numaralı kuralıdır, anaya babaya küfredilmez. hem insanlara kökenleri nedeniyle hakaret etmenin ne anlama geldiğini biliyoruz, değil mi? ilk görüşte yerinde bir kelime oyunu gibi görünüyor, evet. ne var ki teşbihte hata oluyor işte. başbakan aynı söylemle muhalefete homurdandığında hiçbirimizin hoşuna gitmiyor. böylesi biraz, başka bir güzide deyimimizde söylendiği gibi, kaş yapayım derken göz çıkarmak oluyor.

internetten korkuyorum bazen.

14 Nisan 2012 § Yorum bırakın

vallahi, resmen ödüm kopuyor. vezir olmak da, rezil olmak da pamuk ipliğine bağlı buralarda. özellikle de bizimki gibi, “linç kültürü gelişmiş” bir memlekette yaşarken.

önceki gün, vaktimin büyük kısmını twitter karşısında geçirdim. çok acayipti. cepheler belirlendi, kılıçlar kuşanıldı, dillere destan bir kavga başladı. ben pinpon maçı izleyen kediye döndüm bilgisayar başında. bir süre sonra her iki taraf da lince maruz kaldığını, zaten muhalif olanların başına hep bunların geldiğini iddia eder oldu. işin fenası, kimin yazdığını okusam ona hak veriyordum. dolayısıyla gözlemci konumumu korudum, hiçbir topu yakalamaya çalışmadan başımı bir o yana bir bu yana döndürmeye devam ettim. yine de bir kadın ve bir erkek arasında geçen tartışmalarda, öncelikle kadının tarafını tutma eğiliminde olduğumu söylemeliyim. ve bir insan tacize uğradığını düşünüyorsa, tacize uğramış demektir. aksini diretmenin bir anlamı yok.

sürç-i lisan etmek o kadar kolay ki, o kadar olur. maalesef dilimizdeki bütün küfürler, erkek cinselliği üzerine kurulu. nasıl ki hiçbir dini pratiğimiz yokken gün içinde “inşallah, kısmetse, çok şükür” gibi sözcükleri gayet doğal biçimde sarf edebiliyorsak, aynı şekilde öfkelendiğimizde de hiç niyetimiz yokken birtakım fallusları bir yerlere doğru sallayabiliyoruz. bağlam böyle kurulmuş, elden bir şey gelmiyor. ama işte, alınanlar çıkabiliyor. ben bu alınganlığı tehlikeli buluyorum, sadece bir alınganın diğer alınganları dolduruşa getirme ihtimalinden değil, iletişim olanağını da kısıtlayabileceğinden ötürü. elbette sözcüklerimizi dikkatli seçmeli, örneğin bir ideolojik söylem içinde konuşurken uygun terimleri kullanmaya özen göstermeliyiz. ama bunlar da zamanla öğrenilen şeyler. “tercih değil yönelim” ya da “bayan değil kadın” diyerek cümlelerin üzerini çizerken, cümlenin geri kalanında ne söylendiğini gözden kaçırmamak gerekiyor. niyetin ne olduğu çok önemli. “ben geyleri çok severim, çok tatlı çok duyarlı oluyorlar,” diyerek başlayan bir kız, zaman içinde sıkı bir lgbt aktivistine dönüşebiliyor nitekim.

 

(mevzudan haberi olmayanlar, google’dan “aylin aslım cihat akbel” sözcüklerini aratarak, meraklarını giderebilirler.)

Where Am I?

You are currently browsing the güncel category at lafı uzatmadan..