postkolonyal çeviri teorisi

13 Mayıs 2012 § Yorum bırakın

yüksek lisansımı kültürel incelemeler alanında yaptığım için çok memnunum. benim gibi daldan dala atlayan kararsızlar için biçilmiş kaftan. üstelik insanın kafasına takılan her konuda kılıfına uydurarak spekülasyon yapabilmesine fırsat veriyor. okuldayken yazdığım ödevleri okudum yakın zamanda. genellikle geçmişte yazdığım şeyleri okuduğumda beğenmem, utanırım hatta. ama bu sefer aralarında paylaşmaya değer bir şeyler bile bulabildim. bu arada, okulu ne kadar özlediğimi de fark ettim. doktora yeterlik sınavına hazırlanma fikri resmen hayallerimi süslüyor şu sıralar.

Çeviri sadece metne değil, kültüre de dayalıdır

 Çeviriyi matematiğe benzetmek mümkün. Az önce okuduğunuz cümle kulağa çok yanlış geliyor olabilir ancak bu matematiği ne şekilde algıladığınıza bağlı. Bir denklemin orta yerinde bulunan “eşittir” işareti iki yanında bulunan işlemlerin aynı sonucu verdiğine işaret etse de, ikisinin aynı işlem olmadığı ortadadır. Aynı sonucu veriyorsa da bir çarpma işlemi ile bir çıkartma işlemi birbirinin aynısı değildir. Ayrıca problemi çözmek durumunda kalan kişinin ruh halinden, bu bilgilerin günlük hayatta ne işine yarayacağından da bahsediyor değiliz.

Bu bağlamda çeviriyi de kaynak dil ile hedef dil arasında kurulan bir denkleme benzetebiliriz şimdi. Farklılığı yaratan tek unsur iki dilin gramer ve sözcük yapısının birbirlerinden farklı olması değildir. İki metnin oluşturulma tarihleri, iki toplumun kültürü, iki toplumun ruh hali, metinleri oluşturan şahısların ruh halleri ve niyetleri de söz sahibidir bu konuda. Böyle olunca denklemin orta yerindeki yegane işaret “eşittir” olmayacaktır elbette. Denklik, yaklaşıklık, büyüklük, küçüklük gibi birtakım kavramlar da işin içine girecektir. Kime göre, neye göre olduğu tartışma götürür bir vaziyette tabii bir yandan da.

Tüm bu laf kalabalığının sebebi şuydu: çeviribilim bir noktadan sonra çevirinin sadece metinler arasında değil, aynı zamanda kültürler ve politikalar arasında gerçekleşmekte olduğunun farkına varmış durumda. Mary Snell-Hornby’nin 1990 yılında yazdığı makalesinde “kültürel dönüş” olarak isimlendirdiği bu durum; çeviribilimin zaman içinde değişen standartlarının, belirli ideolojilerin peşinde giderken yayıncılık endüstrisinin uyguladığı ya da endüstriye uygulanan gücün, feminist yazın ve çevirinin, çevirinin belli amaçlar doğrultusunda kullanılmasının, çeviri ve sömürgecilik ilişkisinin, ve film uyarlamaları da dahil olmak üzere çeviri uyarlamalarının incelenmesi çalışmalarının, artık çeviribilimin konusu haline gelmiş olduğuna işaret ediyor. [1]

Bu noktada artık kültürel incelemeler ve çeviribilimin ortak bir noktada buluştuğunu, ve artık bir “kültürel çeviri”den bahsedebileceğimizi söylemek mümkün. Bu durumda çevirinin eylemsel ölçü birimi, sözcük ya da metin değil, kültür olacaktır.

Postkolonyal Çeviri Teorisi

Bu yazının konusu temelde postkolonyal çeviri teorisi üzerine olacaksa da, kültürel dönüş’ün diğer meselelerini bu konudan ayırmak çok mümkün değildir. Dolayısıyla da bu konu etrafında konuşurken, diğerlerine de zaman zaman değinilecek.

Raymond Queneau, “Biçem Alıştırmaları” (Exercises de Style) isimli kitabında, sıradan bir hikayenin 99 değişik biçimde nasıl anlatılabileceğine dair örnekler veriyor. [2] Aynı hikayenin bu denli çok sayıda biçimde anlatılabiliyor olması, dilin, anlatımın, ve gerçekliğin çokyönlülüğü ve çeşitliliği üzerine ipuçları verebiliyor bize. Dilin kendi içinde yapılan bu –bir nevi- çeviriler bile, çevirinin belirli amaçlar doğrultusunda ne şekilde yönlendirme yapabileceğine, aynı hikayenin nasıl değişik biçimlere sokulabileceğine dair önemli bir örnek sunuyor.

Postkolonyalizm, sömürgeciliğin bıraktığı mirası sorunsallaştıran bir dizi felsefi ve edebi teoriyi içine alır. Bir edebiyat kuramı ve eleştirel yaklaşım olarak postkolonyalizm, bir zamanlar başka devletlerin, özellikle Avrupa’nın büyük sömürgeci güçleri Britanya, Fransa ve İspanya’nın sömürgeleri olan ülkelerde üretilen edebi eserleri irdeler; hala kolonyal düzenlemeleri bulunan ülkeleri (Kanada, Avustralya vb.) da ayrıca kapsar. Bunun yanında postkolonyal edebiyat, sömürgeci ülkelerin vatandaşları tarafından yazılan ve sömürülen ülkeleri ve insanlarını ana konusu yapan eserleri de içine alır. [3] Bu bağlamda Postkolonyal Çeviri Teorisi de bu düşünceden yola çıkarak, “Üçüncü Dünya” ülkeleri ile onlara karşı üstünlüğe sahip olan “Batı Ülkeleri” dilleri arasındaki çevirileri dillerin birbirlerine karşı olan üstünlükleri, ve bu durumun yaratmış olduğu sonuçlar açısından ele alır.

Bengalli eleştirmen ve çevirmen Gayatri Chakravorty Spivak, Üçüncü Dünya edebiyatının İngilizceye çevrilmesi, ve bunun yol açacağı çarpıklıklar üzerine çalışmıştır. “Çeviri Politikaları” başlıklı makalesinde bu sorunları feminist, postkolonyalist ve postyapısalcı bağlamda ele almıştır.  Farklı yaklaşımlar arasındaki gerilimlerin altını çizmiş, Batılı feministlerin Avrupa dışında yazılmış feminist yazıların güç dili olan İngilizceye çevrilmesini beklemelerinin karşısında durmuştur. Spivak’a göre bu türden çeviriler genellikle melezleşmiş bir “çeviri dili”ne dönüşerek politik açıdan daha güçsüz olan bireyler ve kültürlerin kimliklerini ortadan kaldırmaktadır. [4]

Spivak’ın çalışmaları kültürel incelemelerin, özellikle de postkolonyalist incelemelerin, geçtiğimiz on yıllık süre içinde çeviri, milletler üstü ve sömürgecilik konularına eğilmiş olduğunu gösteriyor. Sömürgecilik ve çeviri arasındaki bağlantı, çevirinin sömürgeleştirme sürecinde ve sömürge halklarının ideolojik olarak inandırılmaya çalışılan imajlarını yaymada aktif bir rol üstlendiği tartışmasıyla beraber yürümektedir.  Sömürge için kendisini sömürgeci tarafından fazlasıyla belirlenmiş bir bastırılmış kimliğe sahip, taklitçi ve bayağı bir çeviri kopyası olarak gösterilmeye çalışılan bir metafor kullanılır. [5]

Çeviribilim ve postkolonyal teorinin temel kesişim noktası güç ilişkileridir. Tejaswini Niranjana, postkolonyalizm için, “halen var olmayan bir sömürgecilik tarafından etki altında bırakılan” bir görüntü çizer. Yazınsal çeviriyi “sömürgeci yönetimlerin ideolojik yapısına ait olan hegemonik araçları bilgilendiren” söylemlerden biri olarak görür (diğerleri ise eğitim, teoloji, tarihçilik ve felsefedir). Sömürge halkları için okullar yönetip bir yandan da dil uzmanı ve çevirmen olarak çalışan çevirmenlerden, yerel dillerin gramerlerini kaydeden etnograflara kadar uzanan örnekler verir, sömürgecilerin ideolojik değerleri empoze etme çalışmalarına. Niranjana tüm bu grupları sömürgeci güçlerin temellerinin üzerine kurulduğu devasa toplama ve kodlama projesinin katılımcıları olarak görür. Bu iktidar yapısı içerisinde özellikle çevirinin üstlendiği role saldırmaktadır. Ona göre uygulama olarak çeviri, sömürgecilik altında işlemekte olan asimetrik güç ilişkilerini şekillendirir, ve bu ilişkilerle kendisi de şekil alır. [6]

Buna ek olarak,  çeviribilimi önemli ölçüde Batı odaklı olması ve bu nedenle ortaya çıkan üç temel başarısızlık dolayısıyla eleştirmektedir. Ona göre çeviribilim şimdiye değin farklı diller arasındaki güç dengesizliğini göz önünde bulundurmamıştır; Batı’nın çeviri teorisinin altında yatan birçok  kavram kusurludur (‘metin, yazar, ve anlam sorunsuz, saf bir biçimde temsili bir dil teorisine dayalıdır’); ve de çevirinin “insancıl teşebbüslerinin” sorgulanması gereklidir zira sömürgeci bağlamdaki çeviri, Batı felsefesi söylemindeki sömürgeci hakimiyetin kavramsal bir resmini oluşturmaktadır. [7]

Postkolonyal bağlamda dengesiz güç ilişkileri üzerine aynı zamanda Susan Bassnett ve Harish Trivedi de bir dizi makale yazmıştır. Onlar bu güç ilişkisini çok sayıda yerel dilin, postkolonyal dünyamızın yegane efendi-dili olan İngilizce’ye karşı verdiği adaletsiz bir mücadele olarak görürler. Bu durumda çeviri bir savaş alanı ve postkolonyal şartlara dair bir örneklendirme olarak görülür; çeviri (translation) ile milletler üstü (transnational) kavramları arasında yakın bir bağ vardır, ikinci terim hem göçmenler gibi milletler “arasında” yaşayan postkolonyal bireylere, hem de, genel olarak kullanıldığı biçimiyle, ana vatanlarının dönüşümü esnasında yerlerinde kalan bireylerin durumunu tarif eden bir “konumsal bozulma”ya gönderme yapmaktadır. [8]

Türkiye’nin Durumu ve Bir Örnek

Postkolonyal çeviri çalışmaları birçok biçimde, farklı alan ve konularda gerçekleştirilebilir. Yukarıda bahsi geçenler hep postkolonyal toplumlardan hakim dillere (özellikle İngilizce elbette) yapılan çevirilerin yarattığı sorunsallara değiniyorsa da, aksinin olduğu durumlar da üzerinde düşünmeye değerdir. Politik gücü elinde bulunduran hakimiyet sahibi dillerden güçsüz dillere yapılan çeviriler de, söz konusu toplumlarda bıraktığı etki açısından incelenmelidir. Bu çeviriler toplumda normalde yerel yazarların dile getirdiklerinin yaratacağından daha fazlasını yarabileceği gibi, ayrıca orijinal metnin anavatanında gördüğü ilginin daha fazlasını görmesi de olasıdır.

Türkiye’nin postkolonyal bağlamdaki durumunu tartışacak olursak, olağan olmayan bir durumla karşılaşırız. Türkiye Cumhuriyeti ve öncesinde Osmanlı Devleti hiçbir zaman bilindik anlamda sömürge ya da sömürgeci olmadığından, ortada postkolonyal bir durum yokmuş gibi görünür. Ancak kuruluş yıllarındaki Türkiye Cumhuriyeti, kendini bir yandan Batı’ya benzetmeye çalışırken, diğer yandan da kendini Batı’ya ezdirmemeye çalışıyordu. Tıpkı postkolonyal toplumlarda olduğu gibi, “benzer, fakat tam olarak aynı değil,” şeklinde bir görüntü çıkıyordu ortaya. Bunun önemli sebeplerinden biri de, Batı’yı bir bütün olarak aynen uygulamak değil, sadece işine yarayacağı kısımları kullanmak istiyor oluşuydu. Bu aslında pek mümkün olmadığı gibi, “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” durumlarına da yol açıyordu.

Bununla birlikte, Cumhuriyet’in ilk yıllarında önemli bir çeviri atılımı gerçekleşti Türkiye’de. Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde kurulan Tercüme Kurulu, 1940’tan 1946 yılına kadar geçen dönemde, 497 temel eserin Türkçe’ye çevrilmesini sağladı. Tercüme Kurulu, Vedat Günyol, Sebahattin Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Oğuz Peltek, Enver Ziya Karal, Saffet Pala ve Nusret Hızır’dan oluşmaktaydı. [9] Dönemin en önemli yazar ve çevirmenleri, bu proje için seferber edildi. Bu kadar kısa zamanda bu kadar çok sayıda kitap dolaşıma geçince de, ister istemez dönemin kültürel ve ideolojik birikimi bu kitaplar üzerinden oldu. Batı’ya karşı gardımızı, onların yazıp çizdikleri şeyler üzerinden almış olduk bir anlamda.

Çeviri, yapısı gereği “benzer, fakat tam olarak aynı değil” olmaya mahkum bir şeydir. (Yazının ilk paragraflarına bakınız.) Dolayısıyla iki dilde farklı hisler uyandırabilir. Bazen çevrilen metin, orijinal metinden daha büyük bir coşkuyla karşılanabilir. İşte Sabri Esat Siyavuşgil tarafından Türkçe’ye çevrilmiş olan tiyatro oyunu Cyrano de Bergerac da bunlardan biridir.

Siyavuşgil’in yaptığı Cyrano de Bergerac çevirisinin orijinalinden bile daha iyi olduğu söylenir. Türkçe’nin sahip olduğu teknik imkanlar ve Sabri Esat Siyavuşgil’in bu imkanları kullanmaktaki üstün yeteneği, oyunun anavatanında, Avrupa’da gördüğü ilginin daha fazlasını görmesine neden olmuştur. Ancak bu başarıyı yalnızca dilin imkanlarına bağlamak, bir miktar eksik kalacaktır.

Cyrano de Bergerac, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bir nevi metaforu halini almıştır adeta. Cyrano de Bergerac kılıcının gücü kadar, etkili ve güzel konuşması ve burnunun büyüklüğü ile de tanınmış bir silahşördür. Herkesin kendisini rahatsız eden kimi özellikleri vardır. Ancak kendini rahatsız eden bu özellikleri, kendini rahatsız etmiyormuş gibi görünse de, başkaları tarafından dile getirilmesinden rahatsızlık duyar. Bu sadece kişiler için değil, toplumlar için de geçerli olan bir şeydir. Benim de tam şu anda yapmakta olduğum gibi, Türk toplumunda “Biz Türkler…” diye başlayan, çok da olumlu devam etmeyen cümleler kurma eğilimi vardır. Ancak benzer cümlelerin “Siz Türkler…” diye başlayanlarını işitmek, onlarda çok büyük bir memnuniyet uyandırmayacaktır onlarda. Oyunda Cyrano de Bergerac da, olağandan büyük olan burnunun büyüklüğün farkında, onunla ilgili aralıksız espriler yapabilecek kadar hazırlıklıdır, ancak bunu başkalarından duymak istemez. “Ben bunları söylerim, oldukça belâgatle!/Başkasından dinlemem fakat tekini bile.”[10]

Bir de meşhur “İstemem eksik olsun” tiradı var. Muhtemelen Cumhuriyet’in oyunla bu denli özdeşleşmesinin en önemli sebebi bu. Batılılaşma sürecindeki Türkiye, bunu yaparken kendi ilkelerinden de vazgeçmek niyetinde değil. Daha ilk sahnesinde “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”larla başlayan oyunda (“Para mı dedin? Adetim değil yavrum,/ Çünkü bugüne bugün sarayda silahşörüm!”) [11] kendisine daha az nobran olması tavsiye edilen, bu sayede daha fazla para kazanacağı vaad edilen Cyrano çok sinirlenir. Çünkü o sağlam bir dayı bulmayacak, kapı kapı dolaşıp pabuç eskitmeyecek, kimseden alkış direnmeyecektir. Bunun karşılığında yapayalnız ama hür olacak, kimse ona karışmayacaktır. Daha fazlasına da ihtiyacı yoktur özgürlüğüne sahip olduğu müddetçe. “Varsın boyun olmasın söğüt kadar, / Bulutlara çıkmzsa yaprakların ne zarar?/ Kavaklar dikilse de sıra sıra karşına / Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!” Bizim de büyük güçler karşısındaki tutumumuz böyledir, böyle olmalıdır. “Ne ABD, ne AB” dir. Eğer bizi gerçekten istiyorlarsa fazla bir çaba beklememeli; koca burnumuzu, bıyığımızı, kokoreçimizi kabul etmelidir onlar. Her sabah kahvaltıda oturup kurbağa yiyecek halimiz yok neticede.

Sonuçta her şey niyette bitiyor aslında. Ne nasıl görülmek isteniyorsa öyle. Hercule-Savinien de Cyrano de Bergerac, bir libertindir yani kiliseyle kralın sanat üzerinde uyguladıkları mutlak monarşiyi (akademiler) reddeder. [12] On yedinci yüzyılda yaşamış olan Parisli bir oyun yazarı ve ütopyacı, on dokuzuncu başka bir oyun yazarı olan Edmond Rostand tarafından romantik bir oyun kahramanına döndürülmüştür. Bu romantik oyun kahramanı ise, yirminci yüzyıla gelindiğinde genç bir cumhuriyetin gelişmeye hevesli ama gururundan vazgeçmeyen evlatlarının kahramanı olacaktır.

Anne babalarımızın, ve onların anne babalarının eğitim alma fırsatı bulmuş olanlarının dilinden düşmeyen şey, eskiden ne de çok kitap okudukları, ortaokulu bitirdikleri zaman neredeyse bütün klasikleri de bitirmiş olduklarıdır. Sömürgecilik sonrasında sömürülmeyi kesinlikle reddeden bir milletin evlatları olarak, bu konuda onları en çok heyecanlandıran metinlerin, yine kendilerini ve başkalarını sömürmeye en çok niyeti olanlar tarafından yazılmış olmasının ironikliği gözden kaçamayacak kadar ortadadır. Başkalarının sözleri, onların “hislerine tercüman oluyor” bu durumda. Tıpkı Cyrano’nun Christian’a tercümanlık etmesi gibi. (“Sen yürü, gölgen gibi yanında yer alayım,/Sen bana güzellik ol, ben sana ruh olayım!”) [13] Tabii eninde sonunda bir çıkar çatışması olması kaçınılmaz.


[1] Munday, Jeremy. 2001. Introducing Translation Studies: Theories and Applications. London: Routledge.      Syf. 127

[2] Queneau, Raymond. 2003. Biçem Alıştırmaları. (çev. Armağan Ekici) İstanbul: Sel Yayıncılık.

[4] Munday, Jeremy. 2001. Introducing Translation Studies: Theories and Applications. London: Routledge.     Syf. 133

[5] Munday, Jeremy. 2001. Introducing Translation Studies: Theories and Applications. London: Routledge.     Syf. 134

[6] Munday, Jeremy. 2001. Introducing Translation Studies: Theories and Applications. London: Routledge.

[7] Munday, Jeremy. 2001. Introducing Translation Studies: Theories and Applications. London: Routledge.

[8] Petterson, Bo, University of Helsinki, The Postcolonial Turn in Literary Translation Studies: Theoretical Frameworks Reviewed : http://www.uqtr.ca/AE/vol_4/petter.htm, 20.06.2007

[10] Rostand, Edmond. 2005. Cyrano de Bergerac. Remzi Kitabevi: İstanbul. (çev. S. E. Siyavuşgil) syf. 59

[11] Rostand, Edmond. Syf. 26

[13] Rostand, Edmond. syf. 129

Tagged: , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading postkolonyal çeviri teorisi at lafı uzatmadan..

meta

%d blogcu bunu beğendi: